SEÇBİR ve Öğretmen Ağı olarak günümüz sorunlarını ve bu sorunların eğitime olan yansımalarını disiplinlerarası bir bakış açısı ile ele aldığımız Akademi Buluşmaları’nın 2025-2026 eğitim yılı bahar dönemi buluşmalarında, hızlı dijitalleşmeyle birlikte karşı karşıya kaldığımız sorunları hak temelli ve kapsayıcı bir perspektifle nasıl ele alabileceğimize odaklandık. Dönemin son buluşmasında 12 Mayıs 2026 Salı günü Çiğdem Bozdağ ile bir araya geldik; toplumsal eşitsizliklerin, ayrımcılıkların ve şiddetin daha da görünür olduğu günümüz dünyasında medya okuryazarlığını kapsayıcı ve bütüncül bir perspektifle nasıl ele alabileceğimizi tartışmaya açtık.
Çiğdem Bozdağ konuşmasına dünya ile ilgili bildiğimiz şeylerin önemli bir kısmını medyadan öğrendiğimizi ve hatta yakın çevremizle kurduğumuz ilişkinin bile medya üzerinden şekillendiğini not düşerek başlıyor. Gazeteden radyoya, televizyondan internete, whatsapp’tan sosyal medyaya kadar bir sürü medyanın birbirinin üzerine eklenerek ortaya çıktığını ve çok karmaşık bir medya alanı ile karşı karşıya olduğumuzu söylüyor.
Almanya ve Hollanda’da okullarda yürüttüğü eylem araştırmalarından hareketle, pek çok gencin ve çocuğun böylesi bir medya alanında çok yalnız kaldığını söylüyor. Ebeveynleri tarafından da çok fazla destek göremeyen bu gençlerin ve çocukların kendi yönünü bulmakta, karşılaştığı bilgileri değerlendirmekte ve anlamlandırmakta zorlandıklarını anlatıyor. Çocukların medyayı kullanma ve anlama biçimlerinin de birbirinden farklı olduğunu belirterek tek bir okuryazarlıktan bahsetmenin mümkün olamayacağını belirtiyor. Yeni okuryazarlık çalışmalarından hareketle medya pratiklerinin çeşitliliğini kabul ederek, kapsayıcı bir anlayışla eleştirel bakmayı ve sorgulamayı teşvik etmeyi önemli görüyor.
Kapsayıcı medya okuryazarlığının herkes için geçerli tek bir okuryazarlık öğretisinin ötesine geçerek çocukların sosyo-ekonomik ve kültürel arkaplanları başta olmak üzere farklılıklarını dikkate alan bir anlayışla tasarlanmasının önemine değiniyor. Bu anlayışla tasarlanan eğitim ortamlarının, göçmen çocukların medya içeriklerini farklı dillerde takip ettikleri gerçeğini de dikkate alması gerektiğinin altını çiziyor.
Kapsayıcı bir medya okuryazarlığının kavramsal çerçevesini feminizm başta olmak üzere sömürgecilik, ırkçılık karşıtı hareketler, engellilik ve ekolojik adalet üzerine yapılan çalışmalar gibi farklı alanlardaki birikimden yararlanarak oluşturmaya çalıştıklarını söylüyor. Bu birikime yapısal olarak eşitsizliklerin nasıl kurulduğu ve medya tarafından nasıl normalleştirildiğini açıklamak üzere başvurduklarını anlatıyor. Siyah feminist harekete atıfla eşitsizliklere kesişimsel bir perspektiften bakmanın önemine değiniyor, kimliklerin bir araya geldiğinde çok ciddi bir dezavantaj yaratabildiğine işaret ediyor. Tek bir adaletsizlik mekanizması üzerinden gitmenin yetersiz kaldığını, medyanın tüm bu eşitsizliklerin yeniden üretimindeki rolünü anlamanın, sorgulamanın hatta değiştirmeye çalışmanın gerektiğini söylüyor.
Dijital eşitsizliklerin de çeşitli düzeylerde ele alınmasının önemine değiniyor, Ellen Helsper ve Alexander van Deursen’ın çalışmalarına referansla üç düzeyde dijital eşitsizlikleri değerlendirmeyi öneriyor. İnternetin ilk yaygınlaşmaya başladığı zamanlarda yalnızca erişime bakıldığını, ama dijital araçlara erişmenin eşitliği sağlamadığını belirtiyor. Ancak erişim sağlanmadan öğrenmenin olamayacağını da not düşüyor. Almanya'nın Bremen kentinde ağırlıklı olarak göçmen kökenli çocukların gittiği bir okulda çalışırken COVID-19 pandemisiyle birlikte dijital eşitsizliklerin nasıl açığa çıktığını anlatıyor. Bu eşitsizlikleri gidermek için okulun erişim sağlamakta zorlanan öğrencileri okula çağırdığını ve bir noktada da eyaletin öğrencilere iPad dağıtma kararı aldığını söylüyor. Herkesin aynı cihaz üzerinden eşzamanlı bir şekilde erişiminin sağlanmasının eğitimde eşitlik açısından o şartlarda önemli bir müdahale olduğunu da ekliyor.
Bozdağ, araçlara erişen herkesin medyayı aynı şekilde kullanmadığını, bazı çocukların çok daha hızlı bir şekilde bilgiye erişebilirken bazılarının hem aradığı bilgiyi bulamadığını hem de faydalı bir şekilde kullanamadığını belirtiyor. Burada şu soruyu sormak anlamlı oluyor: Bu farklılıklar nereden kaynaklanıyor? Bozdağ araştırmalarda bu farklılıkları yaratan en belirgin neden olarak hem çocukların hem de ailelerinin eğitim durumları ile sosyo-ekonomik statülerinin karşımıza çıktığını söylüyor. Eğitim eşitsizliklerinin doğrudan dijital eşitsizlikler olarak sürdüğüne dikkatimizi çekiyor.
Dijital okuryazarlık tartışmalarında çocukların sesinin duyulmadığını belirterek çalışmalarında çocukları merkeze almaya ve çocukların gerçekliğini anlamaya odaklandığını; bu nedenle de eylem araştırması gibi katılımcı yöntemleri tercih ettiğini anlatıyor. Hollanda’da yürüttüğü bir araştırmada 11-12 yaşındaki çocukların ekran süresine ilişkin ciddi taktik geliştirme içerisinde olduklarını söylüyor. Bu tür katılımcı yöntemlerin medya okuryazarlığını geliştirirken kullanılmasını, çocukları birer özne olarak konumlandırması ve onların kendi kendilerine eleştirel bakış geliştirmelerine imkân sağlaması açısından, önemli buluyor.
Türkiye’nin farklı illerinde eş zamanlı yaşanan şiddet olaylarında olduğu gibi medyanın toplumsal sorunların kaynağı olarak işaret edilebildiğini, ancak medya okuryazarlığı çalışmalarında bu yüzeysel bakıştan kurtularak kadınları değersizleştiren, hatta insan olarak bile görmeyen “erkek dünyası”nı kapsamlı bir şekilde anlamaya ihtiyaç olduğunu belirtiyor. Hollanda’da göçmen çocukları toplumun dışına iten ve gettolaşmaya zorlayan bir toplumsal mekanizma işlediğini anlatıyor ve bu grubun radikalleşmesini teknik bir medya okuryazarlığı eğitimiyle aşmaya çalışmanın sorunun kendisini gizlemek olacağını söylüyor.
Yanlış bilgiyle baş etmedeki en önemli aracın medya okuryazarlığı becerilerini geliştirmek olmadığına, duygusal kutuplaşmaya da dikkat etmemiz gerektiğine işaret ediyor. Kutuplaşmış bir ortamda insanların inandığı şeye sıkı sıkıya tutunduğunu; farklıyı, doğruyu görmeye kapalı olduğunu ve bu duygusal halin de dezenformasyonu beslediğini söylüyor. Dezenformasyona karşı doğrulama, teyitleme gibi becerilerin böylesi bir ortamda işlevsiz kaldığını belirtiyor. Kutuplaşmanın yanı sıra kaynak eşitsizliklerinin de bu becerilerin gelişimine etkisi olduğunu; eğitime, ekonomik kaynaklara ve zamana erişimdeki eşitsizliklerin de hesaba katılması gerektiğini not ediyor.
Konuşmasını tamamlarken çocukların okul dışı dünyası ile okuldaki dünyasının arasındaki kopukluğu aşmanın önemine değiniyor. Dijital medyanın çocukların hayatında fazlaca yer kapladığı bir zamanda risklerden, anlayamamaktan korkmadan, çekinmeden medya üzerine çocuklarla eleştirel bir şekilde diyaloğa girmeyi öneriyor bizlere. Bu diyaloğa, bir konu açıldığında kapatmayıp üzerine giderek, bir örnek üzerinden tartışma açarak, çocukların bakış açılarını anlamaya, eleştirel sorular sorarak birlikte düşünmeye ve hatta çocuklardan öğrenmeye açık olmakla başlayabiliriz.
* Doç. Dr., Groningen Üniversitesi Medya ve Gazetecilik Çalışmaları Bölümü
