“Çoklu Krizler Çağında Yanlış Bilgiyle Mücadele: Bilişsel Dirençlilik Stratejileri” | SEÇBİR-Öğretmen Ağı Akademi Buluşmaları XIV Tuğçe Erçetin Sabuncu* ile buluşmadan notlar

FAVORİLERE EKLE
EKLENDİ
09.06.2026

SEÇBİR ve Öğretmen Ağı olarak günümüz sorunlarını ve bu sorunların eğitime olan yansımalarını disiplinlerarası bir bakış açısı ile ele aldığımız Akademi Buluşmaları’nın 2025-2026 eğitim yılı bahar dönemi buluşmalarında hızlı dijitalleşmeyle birlikte karşı karşıya kaldığımız sorunları hak temelli ve kapsayıcı bir perspektifle nasıl ele alabileceğimize odaklandık. Dönemin ikinci buluşmasında 9 Nisan 2026 Perşembe günü Tuğçe Erçetin Sabuncu ile bir araya geldik; içerisinde yaşadığımız krizler çağında bilgi düzensizliklerinin nasıl işlediğini çözümlemeye çalışırken toplumsal bilişsel dirençliliği nasıl geliştirebileceğimizi de tartışmaya açtık.

Tuğçe Erçetin Sabuncu konuşmasına bilgi düzensizlikleri tanımlamasını farklı türdeki yanlış bilgilerin hepsi için bir çatı kavram olarak kullanmayı seçtiğini not düşerek başlıyor ve üç farklı bilgi türünü açıklayarak devam ediyor.

Dezenformasyon yanlış bilgiyi, manipülatif içerikleri kasıtlı olarak sunmayı içeriyor. Seçim dönemlerinde kasıtlı olarak rakibi itibarsızlaştırmak için yanıltıcı bilgiler paylaşılmasını bu bilgi türüne örnek olarak veriyor. Mezenformasyon ise yanlış bilgiyi iyi niyetle, kasıtlı olmadan yaymayı karşılıyor. Whatsapp mesajlarında yanlış bilginin doğru olduğunu düşünerek başkalarını uyarmak için paylaşılan mesajlar bu bilgi türüne giriyor. Malenformasyon ise kasıtlı olarak zarar vermek amacıyla doğru bilgi yaymayı tanımlıyor. Bu bilgi türüne kişilerin itibarını zayıflatmaya yönelik bilgilerin ifşa edilmesini örnek gösteriyor.

Ardından çoklu krizler çağında olduğumuza dikkat çekiyor; pandemi, göç, doğal afetler, savaşlar, ekonomik kriz gibi farklı türdeki krizlerin aynı dönemde bir araya gelip birbirini etkileyerek krizleri derinleştirdiğini söylüyor. Bu krizler çağında belirsizliğin ve olumsuz duyguların arttığına ve bireylerin duygusal ihtiyaçlarının karşılandığı bilgilere daha çok ilgi göstermeye başladığına işaret ediyor. Böyle zamanlarda karmaşık sorunlara basit yanıtlar aranmaya başlandığını ve karşılaştığımız bilgileri genelde sorgulamadan kabul etme eğiliminde olduğumuzu anlatıyor. Bu sebeple, güvensiz koşullarda bireylerin güvenlik politikalarına, göçmenleri hedef gösteren söylemlere ilgi gösterdiğini belirtiyor.

Böyle bir kriz ortamında popülist otoriterliğin de yükselişine şahitlik ediyoruz. Tuğçe Erçetin Sabuncu, popülizmin “saf bir grup olarak halkı homojenleştiren, idealize eden bir bizlik çerçevesi” kurduğunu söylüyor. Bu halkın karşısına ise “halkın iradesini çalan, halka yük oluşturan seçkinler başta olmak üzere halkın birliğine, refahına, iyiliğine düşman olarak hedef gösterilen tehlikeli ötekiler” yerleştirildiğini belirtiyor. Bu ötekilerin bağlama göre değişkenlik gösterdiğini; duruma ve zamana göre entelektüeller, feministler, Avrupa elitleri, göçmenler, azınlıklar olabildiğini not düşüyor.

Popülist yaklaşımın her türlü olumsuzluğu “gizli güçlerin kasıtlı komplolarının bir ürünü” olarak sunduğunu ve anlatısının merkezine ötekilere yönelik suçlamayı koyduğunu söylüyor. Karmaşık ve zor sorunları açıklarlarken halkın karşına yerleştirdiği ötekileri günah keçisi ilan eden bu yaklaşım, gruplar arası ayrımı bu şekilde yerleştirmeye çalışırken anlatısını meşrulaştırmak için bilgi düzensizliklerinin farklı türlerine başvuruyor, politik doğruculuğu da hiç umursamıyor. 

Tuğçe Erçetin Sabuncu bu noktada Daniel Kahneman’a referansla düşünme biçimindeki sistem 1 ve sistem 2 arasındaki ayrımı hatırlatıyor. Sistem 1’in kriz zamanlarında baskın olan, çaba gerektirmeyen hızlı algılama biçimi olduğunu söylüyor. Bu düşünme biçiminin yerine, bir bilgiyle karşılaşıldığında o bilgiyi hakikat olarak hızlıca kabul etmektense o bilginin değerlendirilmesi için sistem 2’yi harekete geçirmeyi öneriyor.

Güvenin, hafızanın ve bütün karar verme süreçlerini istikrarsızlaştırmaya yönelik girişimlere dair bir korunma, toparlanma ve iyileşme kapasitesi olarak dirençlilik kavramını sunuyor. Dirençliliği her şeye rağmen ayakta kalma hali, “hacı yatmaz durumu” olarak tanımlıyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi tarafından yürütülen Bilgi Düzensizliklerine Karşı Toplumsal Bilişsel Dirençlilik Yaratmak başlıklı proje kapsamında yayımlanan Dijital Çağda Bilişsel ve Toplumsal Dayanıklılık: Yeni Medya Okuryazarlığı başlıklı kitaba referansla dirençliliği farklı düzeylerde, bireysel, toplumsal ve devlet düzeyinde tartışmak gerektiğini söylüyor.

Bireysel düzeyde eleştirel düşünmenin ve okuryazarlığın yaygınlaşması önemli olurken, toplumsal düzeyde bağımsız medya kuruluşlarının, doğrulama platformlarının desteklenmesi, güvenilir bilgi kaynaklarının çeşitlendirilmesi gibi yöntemler öne çıkıyor. Devlet düzeyinde ise politikaların, yasaların oluşturulması veya hükümetlerin bilgi kontrolünü sağlamakta şeffaf olmaları gerekiyor. Tuğçe Erçetin Sabuncu platformların içerik denetlemesi yapılırken kapsayıcılığın gözetilmesi ve özgürlüğün, bağımsızlığın engellenmemesi gerektiğini de vurguluyor.

Proje kapsamında yürüttükleri çalışmalarda bireyleri henüz yanlış bilgiyle karşılaşmadan önce dayanıklı hale getirmeyi ve dirençli kılmayı önemsediklerini söylüyor. Yanlış bilgiyle karşılaştıktan sonra doğrulama yapmaktansa, karşılaşmadan önce manipülasyon taktiklerinin örneklerine maruz bırakarak zihinsel dirençlilik kazandırmaya yönelik bir strateji izlediklerini anlatıyor. Bu stratejinin bireyin manipülasyonu tanımasına imkân verdiğini, manipülatif içeriğin yayılmasını en baştan engellediğini belirtiyor. Bu stratejiyi “bilişsel antikor” üretmek olarak tanımlıyor; bireyin gelecekte karşılaşacağı yanlış bilgilere daha dirençli olabilmesini sağladığı için.

Bu stratejiden hareketle bir eğitim platformu geliştirdiklerini; bu platformun içerisinde farklı doğrulama tekniklerinden farklı politika müdahalelerine kadar çeşitli konularda interaktif derslerin yanı sıra dört tane de oyun yer aldığını anlatıyor. Bu oyunların bilgi düzensizlikleri ile karşılaştıklarında,  bireylerin doğru ve yanlış davranmaları durumunda ortaya çıkabilecek etki ve sonuçları önceden deneyimlemelerine olanak sağladığını ve bu yolla manipülasyonlara karşı “bilişsel antikor” üretmelerini amaçladığını söylüyor.

Konuşmasını tamamlarken bilgi düzensizlikleri ile insan hakları ilişkisi üzerine düşünmeye davet ediyor bizleri. Bilimsel kanıtlara dayalı bilgilere erişemeyen bireylerin sağlık haklarının engellendiğine, seçim süreçlerinde yürütülen dezenformasyon kampanyalarının seçmen davranışlarını manipüle ederek seçme hakkının önüne geçtiğine işaret ediyor. Bilgi düzensizliklerinin bireyin yanlış bilgilendirilmesinden dolayı doğru tercihler yapmasının önüne geçtiğini, bireyin gerçeği bilme hakkının ihlal edilmesinin ise bireyin eyleme geçme özgürlüğünü ve yapabilirliklerini kısıtladığını not düşüyor.

* Dr. Öğr. Üyesi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü

Melisa Soran
Uzman, SEÇBİR

FAVORİLERE EKLE
EKLENDİ