“Sanat Temelli Katılımcı Yöntemler: Eleştirel Pedagojiye Yeni Yaklaşımlar” | SEÇBİR-Öğretmen Ağı Akademi Buluşmaları XII

FAVORİLERE EKLE
EKLENDİ

Melis Cin* ile buluşmadan notlar

SEÇBİR ve Öğretmen Ağı olarak günümüz sorunlarını ve bu sorunların eğitime olan yansımalarını disiplinlerarası bir bakış açısı ile ele aldığımız Akademi Buluşmaları’nın bu dönemki son buluşmasında 23 Aralık Salı günü Melis Cin ile bir araya geldik. Feminist pedagoji ve barış pedagojisi çerçeveleri ışığında, sanat temelli yöntemlerin özgürleştirici ve katılımcı bir pedagoji aracı olarak eğitimde nasıl kullanılabileceğini ve bu yolla toplumsal dönüşümün nasıl teşvik edilebileceğini tartışmaya açtık. 

Melis Cin konuşmasına kendi eğitim çalışmalarının dayandığı feminist pedagoji ve barış pedagojisi yaklaşımlarını açıklayarak başlıyor. Feminist pedagojiyi, eğitim ortamlarındaki hiyerarşileri ve otoriterliği görünür kılarken öğrenciyi özne olarak konumlandıran bir yaklaşım olarak tanımlıyor. Feminist teorisyen ve eğitimci Bell Hooks’a referansla öğrenmenin yalnızca bilişsel değil, bedensel, duyuşsal ve ilişkisel bir süreç olduğunu belirtiyor. Öğrenme süreçlerine bedende taşınan duyguları ve sınıfta kurulan ilişkileri de dahil etmeyi öneriyor. Çatışmanın ve yoksulluğun olduğu yerlerden gelen öğrencilerin sınıfa sadece zihinleriyle değil, bedenleri ve duygularıyla da geldiklerini belirterek geleneksel pedagojilerin yalnızca zihinle ilgilendiklerini, duyguları dışarıda bırakarak bedeni disipline etmeye odaklandıklarını söylüyor. Bunun yerine feminist bir pedagojik yaklaşım benimseyerek öğrenme sürecinde duygulara, deneyimlere ve ilişkilere alan açmayı öneriyor. 

Barış pedagojisini ise, çatışma toplumlarında savaş sonrası uygulanan bir yöntem olarak değil, yapısal eşitsizliklerin içerdiği her türlü çatışmayı ele alan bir yaklaşım olarak tanımlıyor. Çatışmanın iki toplum arasında olmak zorunda olmadığına dikkatimizi çekerek neo-liberal ve kolonyal sistemle olan çatışmaları, insanın doğayla ilişkisindeki çatışmaları hatırlatıyor. Çalışmaların yerelleşmesinin önemini vurgulayarak Afrika topluluklarıyla yürüttüğü  araştırmalarında sömürge-sonrası çatışma ortamlarında toplumların içerisinde var olan değerleri ve birlikte yaşama pratiklerini açığa çıkarmayı merkeze aldığını anlatıyor. Müfredatların toplumları tanımaya yönelik bu gibi bilgileri içermediğine, teknokratik bir anlayışla tutum, beceri ve davranış geliştirmek üzere yazıldığına işaret ediyor. Kendi çalışmalarında ise, resmi barış anlatılarının dışında kalan sessizleştirilmiş hafızalara, hikâyesi anlatılmamış insanlara odaklanmayı seçtiğini söylüyor; eşitsizliğin ürettiği duygusal ve tarihsel yüklerle etik bir yüzleşme talebinde bulunuyor.

Bu iki pedagojik yaklaşımın kesişiminden bakınca ise, çatışmaların asla cinsiyetsiz olmadığını ve barışın da kendiliğinden cinsiyet eşitliği üretmediği notunu düşüyor. Ancak çatışmaların yaşandığı toplumlarda kadın ve kız çocuklarının mağdur edilmelerinin yanı sıra barışı gündelik hayat pratiklerinde kuran aktörler olarak da karşımıza çıktıklarını söylüyor. Bu aktörlerin aile içi gerilimleri erken fark eden, arabuluculuk yapan, çocukları ve gençleri şiddetten uzak tutmaya çalışan bir rol oynadıklarını ve bunu da toplumsal cinsiyet rollerini sürekli yeniden inşa ederek yaptıklarını anlatıyor. Bu haliyle barış inşasının cinsiyet rollerini pekiştirerek kurulduğuna dikkatimizi çekiyor. Okullarda da duygusal emek yükünü kadın öğretmenlerin aldığını ve çatışma durumunda sürecin kadın öğretmenler tarafından yönetildiğini ekliyor. Tüm bunların seçilmiş roller değil, kadınlara yüklenmiş sorumluluklar olduğunu vurgularken bu eşitsiz durumun barışın koşulu haline geldiğini de belirtiyor.

Sosyal adaletin sağlanabilmesi için kadınlara yüklenen bu emeği sorgulanabilir, paylaşılabilir ve öğretilebilir hâle getirmeyi öneriyor. Bakım ve arabuluculuk gibi kadınlara yüklenen sorumlulukları kadın emeği olmaktan çıkarıp öğrenilebilir bir beceri olarak yeniden tanımlamayı önemsiyor. Kadınların bu sorumlulukları sessizce yüklenmesine dayanan bir barışın sürdürülebilir ve adil olmadığını belirtirken bu yükü görünür kılmanın önemine değiniyor. Çatışmalardaki çözüm pratiklerine bakarak bu çözümdeki rollerin nasıl cinsiyet eşitlikçi bir şekilde kurulabileceğini düşünmeye davet ediyor bizi ve bize barışın herkesin sorumluluğu olduğunu hatırlatıyor.

Bu iki pedagojik yaklaşımın eleştirel pedagojiden farkını koyarak devam ediyor konuşmasına. Eleştirel pedagojinin bilgiyi bilişsel ve ideolojik olarak ele aldığını; oysa bu pedagojilerin bilgiyi bedensel, duyuşsal ve ilişkisel olarak gördüğünü, bilginin yanı sıra deneyimleri ve duyguları da kaynak olarak saydığını söylüyor. Eleştirel pedagojide gücü açığa çıkarma, tahakkümü ifşa etme çabası varken, bu pedagojiler gücü ilişkisel olarak çözümlemeye, onarıcı ve etik bir yerden ele almaya çalışıyor ve otoriteyi yataylaştırmayı da amaçlıyor. 

Melis Cin böylesi bir pedagojik çerçeveden beslenen sanat temelli katılımcı yöntemlerin de birlikte üretime ve söze gelmeyen deneyimlerin ifadesine alan açmak için hafızayla, bedenle ve duygularla çalışmayı içerdiğini belirtiyor. Feminist filozof Iris Marion Young’a atıfla insanların kendilerini her zaman sözel olarak ifade etmediklerine, sözel ifadenin belli bir kültürel sermaye gerektirdiğine dikkat çekiyor. Çatışma sonrası diyalog ortamlarında marjinelleştirilmiş toplumların uzlaşma için masaya oturduklarında kendilerinden hem sınıfsal hem politik olarak üstün kesimler karşısında konuşamadıklarını söylüyor. İfadenin tek yolunun konuşmak olmadığını hatırlatarak “nasıl ki eğitim ortamlarında çocukların ifade yollarını çeşitlendirmeyi önemsiyoruz; toplumların da politik alanda kendilerini farklı şekilde ifade etmesine alan açmakla yükümlüyüz.” diye ekliyor.

Feminist sanatın bu alanı açmadaki potansiyeline değinirken kolonyal tartışmaların etkisiyle Afrika toplumlarında nesiller arası aktarılan sanatları icra edenlerin kendilerini sanatçı olarak tanımlamadıklarına dikkat çekiyor. Müfredatların içermediği yerel bilginin, öğretilerin görünür kılınmasını önemsiyor. Etiyopya’da kırsal alanlarda toplumsal cinsiyet temelli şiddet üzerine çocuklarla ve gençlerle yürüttükleri Konuşan Fotoğraflar projesini anlatıyor. En başından beri öğrencilerden ebeveynlere, yerel halktan din insanlarına herkesin sürecin parçası olduğu bu projede, fotoğrafların etrafına eğitim materyalleri ve kitapçık geliştiriliyor ve bu yolla önemli bir toplumsal mesele sosyal bilgiler derslerine dahil edilebiliyor.

Melis Cin fotoğraflar çekilirken ve süreç yürütülürken açılan müzakere alanına özellikle dikkatimizi çekiyor. Fotoğraftaki imgenin meseleyle nasıl konuştuğunun, nasıl bir tarihsel ve politik bağlama oturduğunun tartışıldığı bu müzakere alanının baskılanan deneyimleri ve bilgileri açığa çıkardığını anlatıyor. Sanatçılarla birlikte yürütülen bu süreçte estetik gerilimin de işin içine girebildiğini söylüyor. Bunun için sanatı metalaştırıldığı ve yüceltildiği yerden çıkartıp gündelik hayatlarımızla ilişkili ve kendimizi ifade etmeye alan açan bir yere koymaya ihtiyaç olduğunu not düşüyor. Sanat estetik bir ilişkiye indirgenince gerçek hikâye ikincilleşebiliyor, yaşanılanı anlama, acıları tanıma gerçekleşmeyebiliyor. 

Konuşmasını tamamlarken barışın öğretilebilecek bir içerik olmadığını, öğretme ve öğrenme süreçlerinde kurulan ilişkilere dahil edilebilecek bir yaklaşım olduğunu hatırlatıyor. Öğrenmeyi herkesin kendisini ifade etmesine alan açan kolektif bir üretim süreci olarak tasarlamayı öneriyor. Amaç ise çatışmayı çözmek değil, meseleyi anlamak, anlaşılır kılmak ve farklı grupların diyaloğuna zemin yaratmak.

*Doç. Dr., Lancaster Üniversitesi Eğitim ve Sosyal Adalet Programı

** İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji ve Eğitim Çalışmaları Merkezi (SEÇBİR)

Melisa Soran
Yazar

FAVORİLERE EKLE
EKLENDİ