Çar, 11/22/2023 - 14:01 tarihinde halukgoksel tarafından gönderildi

Yayın Tarihi

Bir Yurttaşlık Meselesi Olarak Eleştirel Dijital Okuryazarlık

Yazar: İstanbul Bilgi Üniversitesi SEÇBİR Müdürü, Öğretmen Ağı İçerik Danışmanı Prof. Dr. Kenan Çayır

Çevremizden duyduğumuz haberleri, okuduklarımızı, gördüklerimizi eleştirel bir süzgeçten geçirmemiz her zaman önemliydi ama tarihin hiçbir döneminde günümüzdeki kadar önemli olmadı sanırım. Bunun iç içe geçen iki sebebi var: İlki gündelik yaşantımızın gittikçe artan oranda dijital teknolojilerle şekilleniyor olması. İkincisi ise bu dijital teknolojileri çevreleyen günümüze özgü toplumsal, ekonomik ve siyasal koşullar.

İddiamı şöyle temellendirmeye ve açmaya çalışayım: 2017–2019 yılları arasında bir grup öğretmen ile birlikte “Holokost, Anne Frank ve Demokratik Değerler” üzerine örnek ders modülleri geliştirmiştik. Derslerin temalarına karar verirken olmazsa olmaz bir başlık olarak “propaganda” ön plana çıkmıştı. Çünkü propaganda, Nazi rejiminin yerleşmesini mümkün kılan en önemli araçlardan biriydi. O döneme özgü propaganda araçları olarak ise radyo, sinema, broşürler, kitaplar akla geliyordu. Rejim bu araçlar aracılığıyla kitleleri yönlendirebilmişti. Bugünle karşılaştırıldığında kitle iletişim araçları sınırlıydı ve enformasyon nispeten devletin kontrolünde tek taraflı bir şekilde manipüle edilmişti.

Günümüzde ise geçmişle kıyaslanamayacak şekilde çok yönlü bir enformasyon üretimi/yüklemesi altındayız. Bugün internete erişimi varsa her bireyin sosyal medya araçlarıyla içerik üretmesi, başkalarının ürettiklerini yaygınlaştırması mümkün. Geleneksel medyadan farklı olarak bu bilgilerin bir editöryal kontrolden geçmesi de mümkün değil. Ayrıca bireylerin yanında devletler, şirketler, sivil/resmi kurumlar, toplumsal gruplar da görüşlerimizi, kararlarımızı etkilemek ve denetlemek için sürekli içerik üretiyorlar.

Her dijital içeriğin sorunlu olduğu söylenemez. Ancak bu içeriklerin hangi toplumsal-siyasal bağlamda üretildiğini sürekli sorgulamak gerekiyor. Zira bazen teknolojiyi sadece teknik bir ürün olarak algılayıp insandan bağımsız, tarafsız olduğu yanılgısına düşüyoruz. Halbuki teknoloji toplumsal-kültürel bir üründür. Evet, mühendisler, kod yazılımcıları, tasarımcılar teknik olarak bir araç geliştirirler. Ama bu dijital araçlar belirli bir algoritma ile çalışır. Yani birileri içeriğin nasıl çalışacağı ile ilgili (bu kullanıcıya şu ürünü, şu içeriği öner gibi) talimat verir. Buradaki soru, bu talimatların kimler tarafından, ne tür verilere dayanarak, hangi amaçlarla belirlendiğidir. Sonuçta dijital içerikleri şekillendirenler toplumsal aktörlerdir; algoritmalar ve içerikler de mevcut toplumsal yapıdan, güç ilişkilerinden bağımsız değildir.

Bu noktada yazının girişinde söylediğim ikinci sebebi, yani “dijital teknolojileri çevreleyen günümüze özgü toplumsal, ekonomik ve siyasal koşulları” biraz daha açayım. Bugün dijitalleşmenin de katkısıyla hiç olmadığı kadar hızlı değişen bir dünyada yaşıyoruz. Bilgiler ve teknoloji o kadar hızlı değişiyor ki insanlar sürekli eğitim alma ve beceri altyapılarını yenileme ihtiyacı duyuyorlar. Öte yanda üretimin dijitalleşmesiyle birlikte sermaye eskiye oranla çok kolay hareket edebiliyor. Örneğin işgücünün pahalı olduğu bir yerden çıkıp üretimi işgücünün çok daha ucuz olduğu yere taşıyabiliyor. Emek isen sermaye kadar hızlı ve rahat hareket edemiyor. Bu çerçevede küresel eşitsizlik daha da derinleşiyor. Milyonlarca insan çeşitli sebeplerle farklı ülkelere göç etmeye çalışıyor. İnsanlar ve gruplar arasındaki hem fiziksel temas hem de sanal temas hiç olmadığı kadar artıyor.

Peki, bu hızlı değişim, artan temas ve eşitsizlik koşullarına insanlar nasıl tepkiler veriyorlar? Farklı ülkelerdeki insan gruplarının tepkilerine bakınca çeşitli benzerliklerin olduğunu görüyoruz.

Örneğin birçok insan bu koşullarda kendi işini, kültürünü, yerini koruyamama endişesi taşıyor. Olayları kontrol edememenin doğurduğu güçsüzlük ve güvensizlik hissi yaşıyor. Sistemsel eşitsizlikleri sorgulamak yerine bilişsel cimriliğin de yöneltmesiyle insanlar basit açıklamalara yöneliyorlar. Dijital teknolojilerin yardımıyla küresel düzeyde yayılan komplo teorileri buna en iyi örnek. Komplo teorileri kaosu kaldırıp insanlara basit ve çabucak kavranabilir açıklamalar veriyor. Bu kadar hızlı değişen dünyada hakikat sonrası (post-truth) dediğimiz bir olgu da yayılıyor. Aşı karşıtları ya da düz dünyacı gruplarda gördüğümüz gibi gözle görünür, bilimsel bulgular bir şey ifade etmiyor. Anti-entelektüalizm ya da okumuş insan düşmanlığı tüm dünyada yayılıyor. Sorunların kaynağı olarak birçok ortamda göçmenler ve yabancılar gösteriliyor. Çevrimiçi ırkçılık, çevrimiçi antisemitizm kavramlarının gözler önüne serdiği gibi sosyal medya ayrımcı söylemlerin yayılmasını daha da kolaylaştırabiliyor. Bu ortamda toplumlar, içe kapalı cemaatler halinde (ya da yankı fanuslarında) yaşayan gruplar şeklinde parçalanıyor.

Tüm bu gelişmeler, II. Dünya Savaşı sonrası geliştirilen demokratik kurumların ve kazanımların da altını oyuyor. Nitekim bugün birbirinden çok farklı ülkelerde birbirine çok benzer otoriter-popülist liderlerin iktidara geldiğini görüyoruz. 2016 Amerikan seçimlerinin gösterdiği gibi bunu mümkün kılan faktörlerden biri kitlelerin dijital teknolojilerle manipüle edilmesi. Bu teknolojiler 1940'ların propagandasından çok daha detaylı ve tehlikeli sonuçlar doğurma potansiyeli taşıyor. Tehlikeli, çünkü farklılıklarla birlikte ortak yaşamı mümkün kılan yurttaşlık anlayışının bugün her yönüyle saldırı altında olduğunu görüyoruz. Dijital teknolojileri ve algoritmaları kontrol eden akımlar korku siyasetiyle yurttaşı kapalı toplulukların aparatçığına dönüştürüyor. Öte yanda kontrolsüz bir kâr mantığıyla işleyen şirketlerin ürettiği dijital içerikler yurttaşı birer tüketiciye indirgiyor.

Çizdiğim bu geniş sosyolojik bağlam Türkiye için de geçerli. Hatta Türkiye özelinde ayrıca bir iki nokta daha eklenebilir. İlk göze çarpan Türkiye toplumunun tarihsel olarak kırılgan etnik, dinsel, dilsel fay hatlarına sahip oluşu. Bu yüzden her sorunu kitlelerin sosyal medyadaki tepkileriyle birlikte çok boyutlu olarak yaşıyoruz. Örneğin orman yangınlarını, sosyal medyadaki paylaşımlarla birlikte aynı zamanda bir etnik sorun, dindar ve sekülerler arasındaki sorun gibi yaşayabiliyoruz. TurkuazLab’ın çalışmalarının gösterdiği gibi, sosyal medyadaki paylaşımlar toplumsal kutuplaşmayı derinleştirebiliyor. Kutuplaşmanın sonucu olarak insanlar çok daha kolay dez/mez/malenformasyona maruz kalıyor ya da bunları bizzat üretiyor, yaygınlaştırıyor. Buna Türkiye’nin tarihsel olarak geri kalmışlık hissini eklediğimizde, kitlelerin her türlü komplo teorisine (dış güçler, büyük resim, küresel oyun gibi) çok daha fazla açık olduğu gerçeği gün yüzüne çıkıyor.

O halde başta söylediğimi daha açık bir şekilde yine tekrar edeyim: Eleştirel düşünme ve bu kitabın odak noktası olan eleştirel dijital okuryazarlık insanlık tarihinde ve özel olarak eğitimde hiç bu kadar önemli olmamıştı. Eğitim şüphesiz tek başına sorunların çözümü olamaz. Ama bu dönemde özellikle ihtiyacımız olan becerileri kazandırmakta önemli bir rol oynayabilir, sorumlu demokratik yurttaşlık kavramını tekrar tekrar hatırlatabilir. Zira eleştirel dijital okuryazarlık günümüzün belki en önemli yurttaşlık becerisidir. Branş fark etmeksizin her öğretmenin derslerinin odağına alması gereken bir konudur.

Teyit ve Öğretmen Ağı işbirliğiyle öğretmenler tarafından geliştirilen bu içeriklerin bu beceriye katkı sunması dileğiyle…

*Bu yazının orijinali Öğretmen Ağı ve Teyit işbirliği ve Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği desteğiyle hayata geçen Eğitimde Eleştirel Dijital Okuryazarlık Projesi’nin çıktısı olan Eğitimde Eleştirel Dijital Okuryazarlık: Öğretmenden Öğretmene El Kitabı’nda yayınlanmıştır.


Kenan Çayır Hakkında

Kenan Çayır İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi ve Sosyoloji ve Eğitim Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi müdürüdür. Çayır, Lisans ve yüksek lisans eğitimini Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde tamamladı. Doktora derecesini Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden aldı. İngiltere’de Leeds Üniversitesi Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi Merkezi’nde ve Almanya’da Georg-Eckert Uluslararası Ders Kitapları Enstitüsü’nde doktora sonrası çalışmalar yaptı. Avrupa Konseyi ve EIP Sloveyna’nın ortaklaşa düzenledikleri insan hakları eğitimi seminerlerine ve Gürkaynak Yurttaşlık Enstitüsü’nün eğitici eğitimi seminerlerine katıldı; bu alanda sertifikalar aldı. Milli Eğitim Bakanlığı ve Eğitim Reformu Girişimi’nin birlikte düzenledikleri “Düşünme gücü” adlı öğretmen eğitimi projesinde uzman eğitici olarak çalıştı. Ders kitapları, yurttaşlık, insan hakları eğitimi üzerine çalışmakta, Öğretmen Ağı’na içerik danışmanlığı yapmaktadır. Çalışmalarından bazıları şöyledir: “Biz” Kimiz? Ders Kitaplarında Kimlik, Yurttaşlık, Haklar (İstanbul: Tarih Vakfı Yayınları, 2014); Ayrımcılık: Çok Boyutlu Yaklaşımlar, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2012, M. A. Ceyhan ile birlikte der.); Ayrımcılık: Örnek Ders Uygulamaları, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2012, A. Alan ile birlikte der.); Eğitim, Çatışma ve Toplumsal Barış: Türkiye’den ve Dünyadan Örnekler (İstanbul: Tarih Vakfı Yayınları, 2010).



Öğretmen Ağı; öğretmenlerin, meslektaşları ve farklı disiplinlerden kişi ve kurumlarla bir araya gelerek güçlendiği bir paylaşım ve işbirliği ağıdır. Ayrıntılı bilgi için tıklayın.